Hep okuyan, yazan, çizen bir insan olmak istedim.
Her yeni yılın başında “Bu sene düzenli okuyacağım.” ya da “Bu sene her ay en azından bir yazı yazacağım.” diye başlıyorum. Hayalimde elinde sürekli bir defterle gezen, aklına gelen her şeyi not alan, çizimler yapan bir Tuğba vardır. Yanımda sürekli defter kalem taşıdığım kısmı doğru, ama genelde saçma sapan notlar, yolda gördüğüm garip tipli bir köpeğin dandik karalaması, dinlediğim kitaptan 2 cümle not… Mike Lowery gibi biri olmayı hayal ederken, düzenli olarak yapabildiğim tek şey anı günlüğü doldurmak ve Kendime Mızırdanmalar isimli eserimin 362. cildini yazmak oldu (dertler, söylenmeler ve iç dökmelerden oluşan şaheserim.)
Freelance çalışmaya geçerken kendi kendime “Tam zamanı. Hem markamı oluşturmak için de düzenli yazmalıyım.” dedim.
Yine yazmadım.
Gönül isterdi ki her projeden uzun uzun case study’ler çıkarayım. Ama ülkemizde markalar yaptıkları işleri paylaşma konusunda epey ketum. (bunun üzerine ayrı bir yazı yazılabilir.)
Belki “UX öldü, çok yaşa X” ya da “Claude’a hükmedin: 10 adımda AI Native olun” gibi başlıklar da yazabilirdim. Ama bu tarz içerikler hiçbir zaman beni heyecanlandırmadı.
Benim aklım daha çok başka şeylere takılıyor.
Okuduğum bir kitabın bende aydınlattığı bir konu...
İş hayatında yaşadığım küçük bir deneyimin düşündürdükleri...
Bir toplantıda fark ettiğim ama o an cevap veremediğim bir cümle...
Ya da günlerce kafamın içinde dönüp duran bir “Acaba gerçekten öyle mi?”
Bu arada %100 randımanlı olmasa da %80 civarı bir tutarlılıkla takip ettiğim defterlerimden biri de Gelişim Günlüğüm. Kabaca bir ajanda. Sadece dönem dönem, ihtiyaç duyarsam haftalık, aylık, dönemsel, bazen de sadece ihtiyaç duyduğum bir “t” anında kendi kendime yaptığım bir retrospektif toplantısı diyebiliriz.
Neler öğrendim?
Nerede hata yaptım?
Neyi farklı yapabilirdim?
Bir sonraki adım ne olabilir?
(Biraz şizofrenik bir seans olsa da “self coaching” diye paketlersek daha havalı olabilir belki).
Kendi sorguladıklarım, üzerinde düşündüklerim, kafamı kurcalayanlar… Beni geceleri uykusuz bırakan, kafama takılan, çözemediklerim, çözdüğümde sanki bir üst level’a atlamışım gibi heyecanlandıklarım. Beni yazmaya motive eden şeyler daha çok bunlar oluyor galiba.
Bir şey öğretmeye çalışan değil (öğretmemi isterseniz Brick Institute ile iletişime geçebilirsiniz).
Bir şeyleri anlamlandırmaya çalıştığım için yazıyorum. Yazmak benim için bildiklerimi anlatmaktan çok düşüncelerimi netleştirmenin bir yolu.
Bu yayına Notes on Arkhé adını vermemin nedeni de bu.
Arkhé, Antik Yunanca’da “başlangıç”, “ilk ilke” ya da “öz” anlamına geliyor. Ama beni cezbeden şey kelimenin sözlük anlamından çok çağrıştırdığı düşünme biçimi.
Günlük hayatın içindeki küçük olaylardan başlayıp onların altındaki daha temel sorulara inmeye çalışmak. Cevaplardan çok, daha iyi soruların peşinden gitmek.
Sanırım burada yazacaklarımın ortak noktası da bu olacak.
Yazarların da okuyanların da giderek yapay zekâ olmaya başladığı, insanların okumaya zerre tahammülünün kalmadığı, her şeyin daha hızlı, daha kısa ve daha tüketilebilir hâle geldiği, okunma ihtimalimin x → +∞ iken f(x)'in 0'a yakınsadığı bu dönemde bu yaptığımın çok mantıklı bir uğraş olduğunu da iddia edemem.
Belki öyledir, belki de değildir. Sanırım artık bununla barıştım.
Çünkü yazmak benim için görünür olmaktan çok düşünmenin bir yolu.
Bu yüzden burada büyük ihtimalle çalışma hayatı, tasarım, teknoloji, insan davranışı ve bunların altında yatan daha temel sorular üzerine yazacağım.
Bazen bir kitaptan yola çıkacağım.
Bazen müşteri ile bir toplantıdan.
Bazen de sadece gündelik hayatta canımı sıkan ya da aklıma takılan küçük bir gözlemden.
Muhtemelen bu yazılar kimseye kesin cevaplar vermeyecek.
Çünkü ben de hâlâ arıyorum.
Bilgiyi de içerik gibi şuursuzca tükettiğimiz, hazır cevaplarla dolu bir dönemde, sorgulamanın ve bir şeylerin hala kafamızı kurcalayabilmesinin keyfini beraber yaşayalım isterim.
Tatlı bir kaşıntı gibi...
Belki birlikte biraz kaşırız.
Eğer orada gerçekten biri varsa,
Hoş geldin.
Tuğba




