Bir İnsan Çalıştığı Yere Bir Çiçek Bile Koyamıyorsa, Oraya Gerçekten Ait Hissedebilir mi?
Bir önceki yazıda kendi çalışma ritmimi nasıl keşfettiğimden bahsetmiştim. Ama benim için mesele hiçbir zaman sadece zaman yönetimi olmadı. Çünkü insan sadece ne zaman çalıştığıyla değil, nerede çalıştığıyla da şekilleniyor. Belki de bu yüzden, hayatım boyunca beni en çok zorlayan şeylerden biri, çalıştığım yerlere ait hissedememek oldu.
Ait hissedememek demişken, çalıştığım iş yerlerinden birinde “hot desk” denen, bana göre insanlık tarihinin en sinir bozucu uygulamalarından biri vardı. Mantık şu:
Güya bir masanız olmuyor. Boş bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Böylece herkes özgür, herkes esnek, herkes mutlu.
Ama gerçekte öyle mi? Asla.
Her ekibin kendi işaretlediği bölgesi var. Ekibinizden uzakta oturursanız “Sen bizi sevmiyor musun?” bakışları başlıyor. Erken gelip daha güzel manzaralı masayı da alamıyorsunuz çünkü kağıt üstünde kimsenin masası yok ama pratikte herkesin “bir yeri” var.
Yani günün sonunda yine aynı masaya mahkum oluyorsunuz.
Ama o masa sizin değil.
Masaya çocuğunuzun resmini koyamıyorsunuz.
Doğum gününüzde gelen çiçeği bırakamıyorsunuz.
Bir kupanız olamıyor.
Bir not kağıdınız olamıyor.
Akşam çıkarken yanlışlıkla bir kalem bıraksanız, ertesi gün belki depoya kaldırılmış, belki de çöpe atılmış oluyor. Hayatımda bu kadar distopik bir çalışma düzeni görmedim. Çalışma masasını kişiselleştirememek benim için gerçekten en “1984” uygulamalardan biri olabilir. Modern, yaratıcı ve eğlenceli bir ofis olacağız diye etraf renkli minderlerle, plastik çiçeklerle ve bel fıtığı dostu tasarım koltuklarla dolduruluyor. Ama sen kendi masana gerçek bir çiçek koyamıyorsun.
Sonra da senden iş yerini sahiplenmen bekleniyor. Aileyiz deniyor. Öyle bir aile ki sana hayatta kalabileceğin kadar bir oda veriyor ama içini döşemene izin vermiyor, bir çerçeve koymak istesen “kendi evin olunca” diyorlar.
Halbuki beni her sabah masama çeken şey, çoğu zaman işin kendisinden çok masamın bizzat fiziksel olarak kendisi.
Aylarca araştırıp özel yaptırdığım ahşap masam.
Karşımda duran mottolarım.
Üzerinde şu an:
Mevsim ve ruh halime uygun renk temalarına göre seçtiğim aksesuarlarım (mesela şu an yaz modundayım, o yüzden her şey rengarenk).
Yaz renklerine göre seçtiğim kurşun kalemlerim…
Figürlerim, oyuncaklarım, Lego papatyalarım, peluş arım, Kurabiye Canavarı’m, Kermit’im ve en önemlisi üstat Marcus Aurelius heykelim var. Bir yanda arkadaşımın bana özel yaptığı çizgili kalemliğim duruyor. Bahçemde yetiştirdiğim güllerden koyduğum vazom. Birkaç ay sonra hava serinleyince, büyük bir ciddiyetle sonbahar temasına geçeceğim.
Masamı gerçekten seviyorum.
O kadar seviyorum ki, yıllardır kullandığım masamın üzerinde, artık aramızdan ayrılmış olan kedim Pamuk’un bıraktığı çizikleri görmek bile beni mutlu ediyor. Huzur ve güven veriyor. Huzurlu ve güvenli hissettiğim ortamda gerçekten diğer kaygılarımdan arınıp işime odaklayabiliyorum.
Bu yüzden beyaz kaplamalı karaktersiz masası, çalışmayan telefonlu, iyi olanları çoktan kapılmış olduğu için sana kalan sırtı kırık ofis sandalyeli, yapay çiçeklerden yayılan plastik kokusu ile harmanlanmış 100 kişinin soluduğu hava (kimse intihar etmesin diye pencere yoktur, olsa da kilit takılır genelde), open office belası yüzünden ortalık yerde yapılan şamatalı toplantıların migrene gebe gürültüsü, o sesi kesmek için taktığınız kulaklığın kafanızı mengene gibi sıkmasından kaynaklı baş ağrısı ile beraber ofis ortamı hiçbir zaman kendimi ait hissettirmedi.
Birkaç şahane ofis deneyimim de oldu elbette. Tuzambarı’nın şahane mimarisi, bize mesaide eşlik eden kedimiz köpeğimiz, öğle arasında sahilde park, bir koşu Pera’da kahve, işe vapur ile gidip gelme, mesai sonu Haliç’te gün batımı manzarasında eve dönme, Ibtech’in aydınlık binası, körfez manzarası, dinlenirken çimenlerde dondurma yerken bulutları izleyebilme, yemekhanede sağlıklı kahvaltı lüksü…
Haklarını yemeyelim. İş yerleri başımız üzerine bir çatı veriyor, eyvallah. Ama biz çalıştığımız yerde sadece var olmuyoruz, yaşıyoruz. Ortalama 7 saat uyuyorsunuz diyelim, kalan 17 saatinizin en az 9 saatini (yani %52'sini) burada geçiriyorsunuz. 2 saat de yolda geçti, kaldı sana 6. Yaşamak için sadece 6 saat. Çoğu insanın bu kadar bile vakti olmadığına eminim ama ispatlayamam. Ve bu en kıymetli vakitlerimizi ait hissetmediğimiz, benliğimizden bir şey katamadığımız bir ortamda geçiriyoruz.
Freelance çalışmaya başladıktan sonra, insanın çalıştığı ortamın hayat kalitesine ne kadar etki ettiğini daha da net fark ettim. Sabah güneşini görebiliyorum. Camdan baktığımda bir duvarı değil, kendi yetiştirdiğim çiçekleri ve rüzgar güllerini görüyorum, ara verdiğimde çiçeklerimle ilgileniyorum. Kedim gelip cam kenarında bana eşlik ediyor (ofislerde mutlaka kedi köpek olmalı). Öğleden sonra biraz kafa dağıtmak istersem, Skillshare’den bir resim dersi açıp boya kalemlerimle oynayabiliyorum. Boş boş bulutların geçişini izleyebiliyorum.
Ve tüm bunlar bir patron gözüyle “dikkat dağıtan verim düşmanları” olsa bile beni daha az çalışkan yapmıyor. Tam tersine. Sanırım ilk kez, doğam gereği zaten çalışkan ve sorumluluk sahibi bir insan olduğumu fark ettim.
Benim problemim hiçbir zaman çalışmak olmadı.
Problem, sürekli başkalarının belirlediği saatte uyanmak, başkalarının uygun gördüğü ortamda çalışmak, başkalarının önceliklendirdiği işlere emek vermek ve sonunda da her gün “Ben hayatımla ne yapıyorum?” diye sorgulamaktı.
Freelance çalışmak ya da evden çalışmak elbette bir gül bahçesi değil (bunu yazarken karşımda gerçekten yetiştirdiğim kırmızı güllerin olması).
İş arkadaşlarımı özlüyorum. Birileriyle beraber başka birilerinden nefret etmeyi, öğle yemeklerini arkadaşlarımla yemeyi özlüyorum. Canım sıkılınca sevdiğim birinin masasına yanaşıp “Eee n’apıyorsun, kahve içelim mi?” demeyi özlüyorum. Her ay düzenli maaş almayı da özlüyorum. :)
Ama nedense bütün bu zorluklar bana, başka biri olmaya çalıştığım bir sistemin içinde yaşamaktan daha doğal geliyor. Çünkü bu hayat, beni başka birine dönüştürmeye çalışmıyor. Daha iyi bir ben olmama izin veriyor. Sanırım kendi işimi yapmanın bana kattığı en büyük zenginlik de bu oldu.
Kendim olabilme lüksü.
Kendi doğama uygun yaşayabilme ve çalışabilme lüksü.
Ama keşke bunun için insanın kendi işini kurması gerekmese. Çünkü aslında anlattığım şey freelance çalışmanın ne kadar güzel olduğu değil. İnsanların çalıştıkları yerde biraz kendileri olabilmeleri.
Masalarına bir çiçek koyabilmeleri.
Kendi kupalarından kahve içebilmeleri.
Güneşi, bulutları, çiçekleri görebilmeleri.
Sessizliğe ihtiyaç duyduklarında sessiz kalabilmeleri.
Biraz nefes alabilecekleri, biraz ait hissedebilecekleri alanlara sahip olabilmeleri.
Son yıllarda iş dünyasında verimlilik, performans ve optimizasyon üzerine çok konuşuldu. Belki artık biraz da aidiyeti, güven duygusunu ve insanın kendine iyi gelen bir ortamda daha iyi üretebildiğini konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bana kalırsa, insanın çalıştığı ortam sadece iş yaptığı yer değildir. Hayatının çok büyük bir kısmını geçirdiği yerdir.
Ve belki de iyi iş yerlerini birbirinden ayıran şey, sadece iyi maaşlar ya da iyi kariyer olanakları değil; insanların orada biraz kendileri olabilmelerine izin vermesidir.
Böyle iş yerleri var mı?
Elbette vardır, bir yerlerde, herhalde, umarım.
Çünkü bence hepimizin, biraz daha insanca tasarlanmış çalışma ortamlarına ihtiyacı var.






