Özgürlük Gelince Ne Yapacağını Nereden Biliyorsun?
Freelance çalışma konusu açıldığında insanların en büyük korkularından biri genelde disiplin oluyor. “Sabah işe gitmek zorunda olmazsam kalkamam”, “Evden çalışırsam hiçbir şey yapamam”, “Bir düzen kuramam” gibi endişeler duyuyorum.
Benim problemim ise bunun tam tersiydi.
Freelance çalışmaya başladığım ilk yıllarda en büyük korkum, çalışamayacak olmak değil; bir daha hiç iş bulamamak, aç kalmak ve sokaklara düşmekti. Bu yüzden uzun süre gelen işleri geri çeviremedim. Her işi alıyor, aldıktan sonra da benden istenen her şeyi yapmak zorundaymışım gibi hissediyordum.
Sonuç çok şaşırtıcı olmadı tabii.
Kurumsal hayatta kendimi tüketmeyi nasıl öğrendiysem, freelance hayatta da aynı şeyi yapmaya devam ettim.
Bir süre sonra bunun üzerine bilinçli olarak çalışmaya başladım. Her gelen işi almamak, aldıktan sonra da her talebi sorgusuz kabul etmemek, hayır diyebilmek, gereğinden fazla çalışmamak, kendimi sürekli ispatlamak zorunda hissetmemek…
Bir noktada bunları biraz toparlar gibi oldum.
Sonra bu sefer başka bir problem çıktı.
Ekonomik krizler, dönemsel durgunluklar, projelerin arasındaki boşluklar…
Bu sefer de aktif bir proje olmadığı zamanlarda iş disiplinimi nasıl koruyacağım, kendimi tembelliğe ve miskinliğe nasıl kaptırmayacağım sorusu ortaya çıktı.
Galiba tam da o dönemlerde, uzun yıllardır ilk kez kendimle baş başa kalmaya başladım. Ve zaman içerisinde, kendi kendime kaldığımda aslında en iyi nasıl çalışabildiğimi keşfettim.
Mevsime göre biraz değişse de, benim için en ideal çalışma düzeni aşağı yukarı şöyle bir şeye dönüştü.
07:00–09:00 | Uyanış ve Lord Kahvaltısı
Sabah genelde 7 ile 8.30 arasında kalkıyorum. Sonra güzel bir kahvaltı yapıyorum.
Yıllarca sabahın köründe kalkıp, toplu taşımada bilimum mikropla temas ettikten sonra yol üstünden alınmış poğaça ve kalitesiz meyve suyuyla güne başlamaya alışmış biri olarak, sabah evde ballı, yumurtalı, sağlıklı bir kahvaltı yapmanın insan hayatına etkisini gerçekten küçümsememek lazım. İnsan, sabah kahvaltısını ayakta ya da bilgisayar başında değil de medeni insan gibi yemek masasında yaptığı zaman kendisini biraz lord gibi hissediyor. Porselen fincanlar falan…
Hayatımın bir döneminde sabah 5'te kalkıp, 6'da servise binip, ofise 7'de bırakıldığım için 8'de başlayan mesaiye kadar klavye üstünde uyuyarak işe başladığımı düşününce, hayat kalitesindeki fark bana hâlâ inanılmaz geliyor.
Hatta bugün dönüp baktığımda, hayatımdaki stresin çok büyük bir kısmının aslında işten değil, işe gitme sürecinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Şimdilerde ise genelde gün doğduktan bir süre sonra uyanıyorum. Önceki evimde odam doğuya bakıyordu ve güneşle birlikte alarmsız uyanıyordum. Şimdiki evimde batıya baktığı için biraz daha karanlık ve alarmla kalkıyorum.
Kahvaltı ederken haberleri izliyorum. Bu kısım pek huzurlu sayılmaz tabii. Dünyadan haberdar olmayı seviyorum ama dünyanın da buna çok yardımcı olduğu söylenemez.
09:00–09:30 | Kahve ve Halkı Selamlama
(Halk derken, güneş, çiçek falan.)
Kahvaltıdan sonra kendime bir Türk kahvesi yapıyorum.
“Kahvaltı” kelimesinin kahve altından geldiğini düşünürsek, bu kısmı oldukça ciddiye alıyorum.
Hava soğuksa cam kenarındaki koltuğuma oturup geçen bulutları, bahçeyi ziyaret eden komşu kedileri izliyorum. Hava güzelse bahçeye çıkıyorum, bahçemde beynimi bir kenara bırakıp çiçeklerimle ilgileniyorum. Kuruyanları temizliyor, yenileri açtığında mutlu oluyorum. Biraz sulama, biraz ilgi, biraz sevgi. Arılarımla selamlaşıp, çoktan soğumaya başlamış kahvemi içerken yavaş yavaş çalışma moduna geçiyorum.
09:30–10:00 | Beyni Isındırma
Aslında fark ettiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:
Ben güne bilgisayarla başlamayı sevmiyorum.
Masa başına geçtiğimde hemen bilgisayarı açmıyorum. Önce ajandalarımı çıkarıyorum. O gün yapılacakları yazıyorum, bazen saat saat plan yapıyorum. Ne zaman mola vereceğime, ne zaman ev işi yapacağıma kadar.
Sonra “Kendime Mızırdanmalar” günlüğüme biraz içimi döküyorum. Hem dünün analizi, hem bugünün hayalleri. Biraz self-daily diyebiliriz.
Ah şu içimdeki iflah olmaz scrum master…
Tüm bunları gerçek defter ve gerçek kalemlerle yapmayı seviyorum. Dolma kalemlerimle uğraşmak, bir şeyleri elle yazmak, plan yapmak, duygularımı aktarmak…
Galiba içimde yaşayan o control freak ve kaygılı arkadaşı biraz sakinleştiriyor.
10:00–16:00 | Odaklı Çalışma
Ancak bütün bunlardan sonra gerçekten çalışmaya başlayabiliyorum.
Genelde sabah 10 gibi.
Eğer aktif bir proje varsa çalışıyorum. Eğer proje olmayan bir dönemse, kendime iş çıkarıyorum. Web sitemi güncelliyorum, yeni şeyler araştırıyorum, eğitim videoları izliyorum, gönüllü işlere destek oluyorum.
İşim olmasa bile, belli bir düzen içinde masa başına oturma alışkanlığımı korumaya çalışıyorum.
Çünkü zamanla şunu fark ettim: Bu boş dönemler aslında tembellik değil; öğrenmek, denemek ve biraz da nefes almak için bir fırsat.
Aslında kurumsal hayatta da en sevdiğim dönemler, projeler arasındaki o kısa boşluklardı. Hani tatile çıkacak kadar uzun olmayan ama insanın biraz başını kaldırabildiği zamanlar.
O günlerde bilgisayardaki dosyaları düzenler, aylardır ertelenen küçük işleri halleder, acil olmayan maillere cevap verir, kurum içi gönüllü projelere zaman ayırır, biraz makale okur, uzun zamandır sohbet etmediğin bir iş arkadaşıyla kahve içerdim.
Sonra yeniden yoğunluk başlardı ama insanın zihninde küçük de olsa bir vaha oluşmuş olurdu.
Galiba ben hiçbir zaman boş durarak dinlenen biri olmadım.
Ben çalışma biçimini değiştirerek dinlenen bir insanmışım.
Genelde gerçekten odaklandığımda öğleden sonra 4–5'e kadar çalışabiliyorum. Bu süreçte bir iki çay-kahve molası dışında oldukça konsantre oluyorum. Sonra hem acıkmış hem de yorulmuş oluyorum.
Mümkün olduğunca akşam yemeğinden sonra yeniden çalışmamayı tercih ediyorum ki ertesi güne enerjim ve motivasyonum kalsın.
Elbette bu anlattığım ideal bir gün.
Kendimi en verimli hissettiğim, hem üretken olup hem de tükenmiş hissetmediğim akışım bu.
Eğer ideal çalışma düzenimde gidersem, çoğu zaman günün sonunda kendimi yorulmuş ve tükenmiş değil; tam tersine keyifli, üretken ve o günü nasıl geçirdiğimle gurur duyar halde buluyorum.
Tabii her zaman bu kadar başarılı olduğumu söyleyemem.
Bazen bütün gün alışveriş sepeti dolduruyor, Instagram’da ömür çürütüyor, YouTube’da haber izlerken tüm günü çöpe attığım da oluyor.
Ya da tam tersi.
Bazen akşam 8–9 gibi tekrar oturup gece yarısına kadar çalıştığım da oluyor.
Ama artık gençken yaptığım gibi gece sabahlayıp ertesi gün yeniden çalışmaya devam etmekte zorlanıyorum. Hâlâ son güne bırakıp sabahladığım olmuyor değil. Ama ertesi gün yaşadığım korkunç bitkinlik ve baş ağrısı yüzünden bunun pek verimli bir yöntem olmadığını artık biliyorum.
Bu süreçte öğrendiğim en önemli şeylerden biri de şu oldu:
Bazı insanlar sabah çok verimli çalışıyor. Bazıları gece. Bazıları sessizlikte, bazıları sesli bir ortamda; bazıları tek başına, bazıları kalabalık bir ofiste ya da gürültülü bir kafede. Dürüst olmak gerekirse, ihtiyaç halinde ben de bunların hepsini yapabiliyorum. Zaten yumurta kapıya dayandıysa, insan için her saat ideal çalışma saatine dönüşebiliyor.
Ama insan galiba bir yaştan sonra sürdürülebilir bir düzen istiyor.
Ben her sabah 5'te kalkarak mutlu olamam.
Her gece sabahlayarak da yaşayamam.
Beni yakından tanıyanlar bilir; sabahları fiziksel olarak uyanmış olsam bile, zihinsel olarak kendime gelmem bazen birkaç saat sürebilir.
Ama kendi doğamı anlayıp ona göre bir düzen kurduğumda, gerçekten verimli çalışabildiğimi fark ettim. Bu bazen çok motive olduğum için sırf keyfinden sabahlara kadar çalışmak olabilir. Bazen de “Bugün hiç çalışasım yok” deyip bütün günü tırı vırı işlerle geçirip (bilgisayarları dosyaları toparlamak, drive’da ufak bir bahar temizliği) beynimi dinlendirmek. Ve galiba ilk kez, ikisinin de normal olabileceğini kabul etmeye başladım.
Yıllarca başkalarının çalışma düzenine uyum sağlamaya çalışmışım.
Oysa öğrenmem gereken şey, benim nasıl çalıştığımmış.
Tamam, zamanı kendi doğana göre yönetmek önemli, ama sadece bu yetmiyor. İnsan kendi doğasına uygun bir yaşam kurmaya çalışırken, sadece zamanını değil, mekânını da buna göre şekillendirmek istiyor.
Ne zaman çalıştığımız kadar, nerede çalıştığımız da önemli.
Bu yüzden kendi çalışma düzenimi anlatırken, çalıştığım ortamdan bahsetmeden geçmek de pek mümkün değil.
O zaman bir sonraki konuya geçelim:
Bir insan çalıştığı yere bir çiçek bile koyamıyorsa, oraya gerçekten ait hissedebilir mi?



Son cümleyi düşünecek duracak beynim...