Hayatım Boyunca Başkalarının Temposuyla Yaşamışım
İlkokuldan başlayarak, üniversiteye, oradan kurumsal iş hayatına kadar aslında hep birilerinin benim için belirlediği tempolara uyum sağlamışım. Ne zaman çalışacağım, ne kadar çalışacağım, neye öncelik vereceğim, ne zaman dinlenebileceğim… Bunların hiçbirini gerçekten ben belirlememişim.
Freelance çalışmaya başladıktan sonra fark ettim ki, aslında çalışmayı değil, başkalarının kurduğu sistemlerde hayatta kalmayı öğrenmişim.
Öğrenciyken hayatın temposunu sınavlar belirliyordu. Ben de o meşhur “günü gününe çalışan disiplinli öğrenci” tiplerinden hiç olmadım. Daha çok şöyle bir sistemim vardı:
Sınavlar yaklaşır, panikle kendimi paralayarak çalışırdım.
Sonra sınavlar biter, bunun verdiği rahatlamayla dersleri salardım.
Sonra düşen notların utancıyla (5'in altında bir not aile için utanç demektir) tekrar toparlanır, sonra yine sınav dönemi gelir ve aynı döngü yeniden başlardı.
Bir hedef vardı. O hedefe ulaşınca da gevşemek için meşru bir sebebim vardı. Lise ve üniversite sınavları için de aynı süreç yaşandı. Çok çalış, derece yap, sal, utanç duy, tekrar çalış, yine derece yap, yine sal…
İş hayatına girince ise sanki hiç bitmeyen bir sınav dönemi başlamış gibi oldu.
İnsan öğrenciyken çok çalıştığını zannediyor. Sonra iş hayatına başlayınca, çalışmanın ve sorumluluk almanın aslında ne kadar farklı yoğunlukları olabileceğini görüyor. Benim için iş hayatı gerçekten de hiç bitmeyen bir sınav dönemi gibiydi. Belki de biraz karakter meselesi; bazı insanlar iş ile kendi değerlerini birbirinden ayırabiliyor. Ben hiçbir zaman bunu çok becerebilenlerden olmadım.
Ben ise maalesef sorumluluk sahibi çocuklardan biriydim.
Ödevlerini günü gününe yapan, sözlüye kalkıp cevap veremediğinde yerin dibine geçmekten korktuğu için çalışan, verilen görevi sadece yapmakla kalmayıp sevdiği öğretmenin gözüne girmek için biraz daha iyi yapmaya çalışan, sonunda da bir aferin bekleyen çocuklar vardır ya. Büyüyünce de çok değişmedim.
Bir işi sadece yapmak değil, iyi yapmak gerekiyordu.
İyi yapmak da yetmezdi, beklentinin üstünde yapmak gerekiyordu.
Beklentinin üstünde yapmak da yetmezdi, bunun fark edilmesi ve takdir edilmesi gerekiyordu.
Köklü bu sistemler (okullar, eğitim sistemi, kurumlar), insanları motive etmekte ve onları biraz daha fazlasını yapmaya ikna etmekte oldukça iyi. Özellikle kurumsal hayatın en büyük başarısı, insanlara sürekli biraz daha çabalarlarsa mutlu olabileceklerini düşündürmesi.
Bir terfi daha.
Bir zam daha.
Bir prim daha.
Bir title daha.
Özellikle büyük şirketlerde bu durum bazen o kadar komik seviyelere çıkıyor ki, organizasyon şemasına baktığınızda kendinizi metro haritasına bakıyor gibi hissediyorsunuz. M1, M2, M3, Senior, Lead, Principal, Staff, Head, Director…
Her durakta size küçük bir havuç uzatılıyor.
Bazen gerçekten para veriliyor.
Bazen terfi veriliyor.
Bazen sadece title veriliyor.
Bazen de bir plaket ve iki dal çiçek.
Ama mantık hep aynı:
“Şimdi şikayet ediyorsun ama, biraz daha dayanırsan her şey çok güzel olacak.”
İnsan bu düzenin aslında ne kadar yapay olduğunu içten içe elbette biliyor. Ama nedense yine de kendini kaptırıyor. Çünkü çalışkan insanlar için çalışmak sadece para kazanmak değil; aynı zamanda kendilerini değerli hissetmek için de bu düzene ihtiyaç duyarlar.
Sonra işin bir de yönetilme kısmı var tabii.
Hayatım boyunca herhalde bütün iş yönetim metodolojileriyle çalıştım. Waterfall, agile, scrum, sprint, kanban… Bir işimde bazen o kadar çok toplantıya giriyorduk ki, “çok fazla toplantı yaptığımız için çalışamadığımızdan şikayet etmek için” bile toplantı yaptığımızı hatırlıyorum.
Bir dönem aynı anda üç farklı ekibe tasarım desteği veriyordum.
Sabah bir ekibin toplantısı, sonra diğer ekibin toplantısı, sonra üçüncü ekibin toplantısı. Birinin toplantısına gidip diğerine gitmezseniz, “Sen zaten bizim ekiple az ilgileniyorsun, bizi sevmiyorsun” sitemleri. Her çağrıldığın toplantıya gidince de bütün gün toplantılardan gerçek iş yapmaya vakit kalmıyor. Sonra gerçekten yapman gereken işleri yapmak için de mesaiye kalman gerekiyor.
Daha da ilginci, bütün bunların çoğu aslında iyi niyetle tasarlanmış sistemler.
Agile, insanların daha hızlı ve verimli çalışması için.
Sprintler, işlerin daha görünür olması için.
Daily’ler, ekiplerin daha iyi iletişim kurması için.
Ama birçok iyi niyetli sistem gibi bunlar da zamanla bir tür hesap verme mekanizmasına dönüşebiliyor.
Her sabah yoklama.
Her akşam raporlama.
Sürekli görünür olma zorunluluğu.
Sürekli meşgul görünme zorunluluğu.
Zamanla fark ettiğim şeylerden biri de, yapılan iş ile görünür olan işin her zaman aynı şey olmadığıydı. Bazı insanlar yaptıkları işi anlatmakta daha iyiydi, bazıları ise anlatmak yerine yapmayı tercih ediyordu. Ben çoğu zaman ikinci gruptaydım.
Uzun süre bu düzenin normal olduğunu düşündüm.
Çünkü hayatım boyunca hep bir sonraki sınava hazırlanan bir öğrenci gibi yaşamıştım.
Belki de bu yüzden freelance çalışmaya başladığımda yaşadığım en büyük şok, ilk kez önümde bana ne yapacağımı söyleyen bir sistem olmamasıydı.
O zamana kadar başarılı olmanın yolunun, mevcut düzene uyum sağlamak olduğuna inanmıştım. Gerekiyorsa sabah hava aydınlanmadan yola çıkılacak, gece yarısına kadar çalışılacak, aynı anda birden fazla ekibin beklentileri karşılanacak, mesai bittikten sonra işler tamamlanacak, gerektiğinde özel hayatla iş hayatı arasındaki sınırlar esnetilecekti. Yorulsam da, bunalsam da, fiziksel ve mental olarak bana iyi gelmese de.
Çünkü bana uzun süre bunun çalışma hayatının doğal hali olduğu öğretildi.
Bugün dönüp baktığımda fark ediyorum ki, sorun aslında bana iyi gelmeyen bir düzene yıllarca uyum sağlamaya çalışacak kadar sorumluluk sahibi olmammış. Sorun, başarılı olmanın tek yolunun bu olduğuna inanmammış.
Ancak freelance çalışmaya başlayınca, insan uymak zorunda olduğu bir akış olmadığında kendi doğal çalışma düzenini sıfırdan keşfetmek zorunda kalıyor. Ve bunun belki de en zor yanı, herkes için geçerli tek bir “doğru” çalışma biçimi olmadığını kabul etmek. Herkesin çalışma ritmi, motivasyonu, sınırları ve verimli olduğu zamanlar birbirinden farklı.
En verimli çalışma yönteminin kişiden kişiye değişebileceğini kabul ettiğinizde, kendi yolunuzu bulmak da biraz daha kolaylaşıyor.
Tabii bunu fark edebilmek için, önce kendimi epey uzun süre başkalarının temposuna uydurmaya çalışmam gerekecekti.
Sonraki bölüm: Tükenmişlik Hayalleri


