… Geçmişte katıldığım bazı etkinliklerin ne kadar boş, yavan ve sadece muhabbetten ibaret olduğunu gördükten sonra bu tür organizasyonlara karşı epey önyargılı hale geldim. Buna bir de kendi sosyal anksiyetelerim ve ayaküstü yüzeysel sohbetlerdeki beceriksizliğim eklenince, bu etkinlikler benim için faydalı olmaktan çok katlanılması güç bir deneyime dönüşebiliyor. Ancak bu kez sevgili Furkan Şahin’in daveti ve geçmişte birlikte çalıştığımız, çok sevdiğim Cenk Yılmaz’la aynı masada sohbet etme fırsatı oldukça cazip geldi. Böylece ben bile saklandığım delikten çıkıp insan içine karıştım.
Pek çok farklı alandan tasarımcının katıldığı bu çalıştayın çıktıları elbette GMK tarafından detaylı bir rapor olarak paylaşılacaktır. Benim odaklanmak istediğim kısım daha çok son dönemde hem çevremde, hem de çalıştayda gözlemlerimden yola çıkarak tasarımcıların AI’a yaklaşımına dair kendi izlenimlerimi toparlamak.
NOT: Konuya girmeden önce en baştan belirtmek istiyorum, “Türkiye bir hukuk devletidir” yok o değildi, pardon. “Ben AI’a karşı değilim”. Ben de günlük işlerimde (bazı anlarda “bunun için kuruttuğum göllere değer mi” diye sorgulasam da) AI kullanıyorum. Tüm bu yazı boyunca itiraz ettiğim şey AI’ın kendisi değil; bu dönüşümün toplumsal, ekonomik ve insani sonuçları konuşulmadan, meseleyi yalnızca “ne kadar hızlandık, ne kadar verimli olduk” üzerinden değerlendirmemiz. Çünkü konu sadece işleri daha hızlı yapmak değil; o hızın nelere mal olduğu ve bütün bunların bizi nasıl bir geleceğe sürüklediği.
AI Üzerine Konuşurken Nerede Ayrışıyoruz?
Çalıştayın AI ile ilgili ilk bölümünde, yapay zekânın çalışma hayatımızı nasıl etkilediğini hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle ele aldık.
İşleri ne kadar hızlandırdığı, verimi artırdığı ve birçok süreci kolaylaştırdığı konusunda neredeyse herkes hemfikirdi. Asıl ayrışma, olumsuz yönleri konuşmaya başladığımızda ortaya çıktı.
Yaratıcılığı artırıyor mu, yoksa köreltiyor mu?
Öğrenmeyi kolaylaştırıyor mu, yoksa gereksiz hale mi getiriyor?
Artık gerçekten bir şeyleri bilmemize / öğrenmemize gerek var mı?
Ne ara olduysa, olumsuz etkiler üzerinde durduğum için mi yoksa AI’ı yeterince güzellemediğim için mi bilmiyorum bir anda kendimi “AI düşmanı” olarak etiketlenmiş buldum.
“Valla ben de AI kullanıyorum, yeminle.”
Öyle bir noktaya geldim ki, “Arkadaşlar, ben de süreçlerimde AI kullanıyorum” diye kendimi savunma ihtiyacı hissettim. Sanırım çevrenizdeki insanların AI sevicilik skalasında %90 seviyesinde olduğu ve buna rağmen %99 görünmek zorunda hissettikleri bir ortamda, siz %85 düzeyindeyseniz, bir anda %15 gibi algılanabiliyorsunuz.
En önemli kırılma ise İlker Canikligil’in meşhur sorusunu hatırlatan “Peki o zaman ne yapmalı?” bölümünde yaşandı. Bu soruya kısmen ortaklaştığımız cevap şuydu: AI’ı karar verici bir otorite olarak değil, işleri hızlandıran ve kolaylaştıran bir araç olarak görmek, bilinçli kullanmak, nihai sorumluluğu ve kararları ise insanda bırakmak.
“AI Sadece Bir Araçtır” Demenin Riskleri
Yıllar önce bir arkadaşım, AI’ı yalnızca bir araç olarak gördüğümü söylediğimde, bu görüşümü herkesin içinde çok dillendirmemem konusunda beni uyarmıştı. İnsanların bunu AI’daki potansiyeli görememe, vizyonsuzluk ya da AI karşıtlığı olarak yorumlayabileceğini ve beni mimleyeceklerini söylemişti. Bugün bu yazıyı yazarken bile “acaba paylaşsam mı, kariyerimi negatif etkiler mi” diye aklımda soru işaretleri var (Neyse ki yazı uzun da, çok fazla insan okumaz diyerek kendimi teselli ediyorum).
Ne zaman AI hakkındaki popüler olmayan görüşlerimi paylaşmak istesem, aklıma Obi-Wan Kenobi gibi o arkadaşım geliyor ve “Yapma…” diyor. Ben de vazgeçiyorum.
Sonra da “Acaba diğer insanlar ne diyor, bir Allah’ın kulu bile AI’ı övmeyen (bakın eleştiren değil, sadece övmeyen) bir şey diyemiyor mu arkadaş” diye LinkedIn’e bakıyorum. Bunun için de son bir yıldaki paylaşımları analiz edip kapsamlı bir rapor hazırlayan bir AI aracı geliştirdim… diyeceğim ama tabii ki öyle bir şey yapmadım. Cringe atak geçirmeden beş dakikadan uzun süre LinkedIn’de kalabildiğim nadir anlarda edindiğim tamamen bilim dışı gözlemlerime dayanarak durum kabaca şöyle (rakamlar da doğal olarak uydurma):
%40: “AI ile şahane bir şey yaptım, bakın!”
%20: “Ben de AI geçen birkaç cümle kurayım da cahil sanılmayayım.”
%20: “Negatif bir şey söylemeyeyim; en iyisi ‘AI sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ diyeyim.”
%15: “Harika bir yolculuğa başlıyorum.” (İş değiştirdim.)
%5: “Yeni bir maceraya hazırım.” (İş arıyorum.)
Bu tabloyu görünce arkadaşımın uyarısının ne kadar yerinde olduğunu daha iyi anlıyorum.
Adaya Kim Veda Edecek?
Çalıştaydaki en dikkat çekici gözlemlerimden biri, dijital ürün tasarımı yapanlarla (UX/UI, Product Designer, son günlerde her ne deniyorsa artık) daha geleneksel veya grafik tasarım alanında çalışanların AI’a yaklaşımı arasındaki belirgin farktı.
Herkes şu ihtimalin farkında: Bugün 10 tasarımcı varsa, yarın bunların 8’i işini kaybedebilir.
Geleneksel tasarım tarafında bu durum daha çok şu perspektiften değerlendiriliyor: “Bu, sosyal ve ekonomik sonuçları olan ciddi bir sorundur. İnsanların yeni düzene uyum sağlayabilmesi için destekleyici ve insan odaklı politikalar geliştirilmelidir.”
Dijital tasarım dünyasında AI’ı övmek neredeyse bir zorunluluk haline gelmiş gibi görünüyor ve daha çok şu yaklaşım öne çıkıyor: “Altta kalanın canı çıksın, değişime adapte olamıyorsa ona müstehaktır”.
İlginç olan şu ki, bu görüşü savunanlar çoğu zaman kendilerini o işini kaybedecek 8 kişinin arasında görmüyor.
Deprem Korkusunun Öğrettikleri
Bu durum bana kendi deprem kaygılarımı hatırlattı.
Kaygımın yoğun olduğu dönemlerde, “Mahallede şu kadar bina yıkılacak” tahminleriyle kendimi teselli ederdim. Sokakta yürürken bazı binalara bakıp “Muhtemelen bunlar yıkılır, o zaman bana bir şey olmaz” diye düşünürdüm.
Elbette bu düşünce biçimi hem rahatsız edici hem de vicdansızca gelebilir. Ancak kaygıyı yönetebilmek için zihnin geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı.
Belki de “Ben işsiz kalmam; kalacak olan düşünsün” yaklaşımı da benzer bir psikolojik rahatlama mekanizmasıdır.
Yine de AI’ın olası işsizlik etkileri konuşulurken, bu konuda kaygı duyan insanlara karşı sergilenen küçümseyici ve umursamaz tavırlar beni gerçekten ürküttü. Düşünsenize; bir meslektaşınızla işsizlik korkularınız üzerine dertleşmek istiyorsunuz, ama o sırada karşı tarafın içinden “Amaaan öf… Korkuyorsa demek ki yetersizdir. Biri işsiz kalacaksa kesin bu kalır, bana bir şey olmaz.” diye geçiyor; hatta belki de bunu kendi adına küçük bir rahatlama vesilesine dönüştürüyor.
Bu duruma düşmemek için de söylenen şey şu: İşsiz kalmamak için AI araçlarını verimli kullanmak gerekiyor.
Peki gerçekten öyle mi?
İşsizlik riski yalnızca AI araçlarını yeterince iyi kullanamamakla mı ilgili?
AI’ı En İyi Kullanan mı Kazanacak?
Masada AI’ı en coşkulu savunanlardan biri doğal olarak en genç katılımcılardan biriydi. Daha deneyimli tasarımcılar ise kesin yargılar konusunda daha temkinliydi.
Ortaya çıkan görüşlerden biri şuydu:
“AI araçlarını en verimli kullanan, hangi işi hangi araca yaptıracağını bilen kişiler yeni dünyada ayakta kalacak.”
Ben bundan emin değilim.
Eğer AI gerçekten bu kadar güçlü hale gelecekse, hangi işi hangi araca yaptırması gerektiğine de kendisi karar verebilir.
İşi yapan da AI, işi yöneten de AI olduğunda, arada orkestrasyon yapan insana neden ihtiyaç duyulsun?
Ayrıca herkes işlerini AI’a yaptırdığında, aynı araçları kullanan insanlar arasındaki fark giderek azalacak ve marjinal olarak hiçbir artınız kalmayacak. Bu, bir dönem “Photoshop’u, Sketch’i ya da Figma’yı iyi kullanırsam çok iyi bir tasarımcı olurum” düşüncesine benziyor.
Ama unutmayalım, araçlar geçicidir; insan ve ihtiyaçları ise kalıcıdır.
Seçim Hâlâ Bizim Elimizde
Tartışmanın devamında, bazı işleri özellikle kendim yapmayı tercih ettiğimi söyledim. Beni diğer tasarımcılardan ayrıştıran ve yapmaktan keyif aldığım işleri tamamen AI’a devretmek istemediğimi ifade ettim.
Aldığım yanıt şuydu:
“Rakiplerin her şeyi AI’a yaptırdığında, (burada alabildiğine sonsuz iş geldiği varsayımı var ki öyle bir şey gerçek hayatta yok) daha hızlı olup, daha çok iş alıp, daha çok para kazanmak için o işi de AI’a yaptırmak zorunda kalacaksın. O zaman öyle sevdiğim işleri ben yaparım diye konuşamayacaksın.”
Ben insan olmanın temel özelliklerinden birinin seçim yapabilmek olduğuna inanıyorum. Akli melekelerimiz ve irademiz yerindeyse, her zaman tercih yapabiliriz.
Evet, hızın ön plana çıktığı bir dönemde pek çok kişi seri üretimi tercih edecektir. Ancak aynı sistemlerin benzer vasatlıkta çıktıları ürettiği bir ortamda tasarımcıları birbirinden farklılaştıran şey yalnızca AI’ı iyi kullanmak olmayacaktır. Bir noktadan sonra tüm rakiplerin AI kullandığı, hepsinin hızlı olduğu ve birbirlerine çok yakın çıktılar ürettiği bir ortamda birini daha cazip yapan tek şey ucuzluk haline gelecektir.
Tıpkı seri üretim örneğinde olduğu gibi, elbette Temu’da satılan ucuz plastik ürünleri tercih edenler olacaktır; ama bunlardan daha yavaş üretilmiş de olsa, kaliteli, özgün, hatta bir ürün sırf “el yapımı” olduğu için tercih edecek olan, hatta bunun için daha fazla ödemeye bile razı insanlar da her zaman olacaktır.
Uzun Vadede Kazanan Kim?
Bu geçiş dönemini kapsayan kısa ve orta vadede, AI’a erken adapte olanlar önemli avantajlar elde edecektir, orası kesin.
Ancak uzun vadede, teknoloji tekelleri dışında gerçek anlamda kazananın kim olacağını görmekte zorlanıyorum.
Bir canlı türünün kendi yerini makinelerin alması ihtimaline bu kadar coşkuyla yaklaşması da bana hâlâ tuhaf geliyor.
Belki de insan emeğine olan ihtiyaç azaldıkça, nüfus azalır ve en azından doğa bundan bir ölçüde fayda sağlar (tabii veri merkezlerinin de üzerine tüy diktiği su ve iklim krizi buna fırsat bırakırsa).
Gerçek Dünya Hâlâ Yerinde Duruyor
Bazen teknoloji dünyasındaki insanların, “AI’da son üç saatte ne oldu?” sorusunu takip etmekten gerçek dünyanın ekonomik, politik ve sosyal gelişmelerine yeterince odaklanamadığını düşünüyorum.
AI’ı verimli kullanıyor olmanız elbette önemli. Ancak yarın bunu sizden daha iyi yapan başka bir AI geliştirilmeyeceğinin garantisi yok.
Diyelim ki 10 kişiden 8’i elendi ve geriye yalnızca 2 kişi kaldınız. Belki bunu kendiniz için bir avantaj olarak görebilirsiniz. Ancak o elenen 8 kişi birden ortadan kaybolmuyor; hâlâ aynı işler için potansiyel rakip olmaya devam ediyor. Üstelik herkes aynı araçlara eriştiğinde hız ve verim tek başına ayırt edici olmaktan çıkıyor. Bilgiyi, birikimi de “gerek yok yeni çağda” diyerek önemsemediyseniz rakiplerinizden nasıl ayrışacaksınız? Böyle bir ortamda patronların “Zaten iki kişilik yer var, size iş verdiğimize şükredin” deme ihtimali, “hepimiz çok değerleneceğiz” senaryosundan daha olası geliyor.
Her şeyin aşırı hızlandığı ve verimliliğin katlandığı bir dünyada üretim kapasitesi olağanüstü artabilir. Ancak insanlar işsiz kaldığında ve üretilen ürünleri satın alacak ekonomik güce sahip olmadığında, bu verimliliğin gerçekte ne anlamı kalır? Ekonomi yalnızca üretmekle değil, aynı zamanda üretileni tüketebilecek bir toplumsal yapıyla ayakta durur. Bunun klasik örneklerinden biri Henry Ford’un yaklaşımıdır: Ford, işçilerine dönemin standartlarının üzerinde ücret vererek sadece üretimi değil, aynı zamanda üretilen Ford Model T otomobillerini satın alabilecek bir tüketici kitlesini de yaratmayı hedeflemiştir. Basitleştirirsek; insanlar gelir elde edemezse, ne kadar verimli üretim yapılırsa yapılsın, o ürünleri satın alacak bir pazar oluşmaz. Bu yüzden işsizlik meselesi yalnızca sosyal bir konu değil, ekonomik sistemin sürdürülebilirliği açısından da doğrudan belirleyici bir faktördür.
“Sorun değil, yapay zekâ ve robotlar çalışacak; devletler de insanlara vatandaşlık maaşı verecek” argümanı kulağa hoş geliyor. Bunu Norveç ya da İsveç gibi güçlü sosyal devlet geleneklerine sahip ülkeler için düşünmek nispeten kolay olabilir. Ama dünyanın geri kalanında kaç ülkenin bunun ekonomik yükünü kaldırabileceği büyük bir soru işareti. Ekonomi canlansın diye savaş çıkarılan bir dünyada bana pek gerçekçi gelmiyor.
Ve yine “Ya ben de AI kullanıyorum karşı değilim” demem gerektiğini hissettiğim bir noktaya geldim.
Sonuç
Demem o ki,
Bu kadar eğitimli, düşünebilen ve sorgulayabilen insanlar olarak, teknoloji dünyasının yarattığı heyecana kapılıp meseleyi yalnızca bireysel fırsatlar üzerinden değerlendirmeyelim. “Ben bu değişime en hızlı adapte olayım da gerisi ne olursa olsun” yaklaşımı kısa vadede cazip görünebilir; ancak uzun vadede hepimizin parçası olduğu çalışma hayatını, toplumsal yapıyı ve ekonomik düzeni şekillendirecek olan şey yalnızca bireysel başarılarımız değil.
AI’ın hayatımıza getirdiği kolaylıkları ve fırsatları elbette görmezden gelmeyelim. Ancak aynı zamanda bu dönüşümün insan psikolojisine, emeğin değerine, çalışma koşullarına ve toplumsal eşitsizliklere nasıl etki edeceğini de konuşalım. Çünkü mesele yalnızca daha hızlı üretmek değil; nasıl bir dünyada çalışmak ve yaşamak istediğimiz.
Araçları amaç haline getirmeden, insanı merkeze koyarak; yalnızca kendi verimliliğimizi değil, birlikte nasıl daha insanca çalışabileceğimizi ve yaşayabileceğimizi de düşünelim.
Sevgiler,
Tuğba




