Kurumsal hayattan ayrılıp freelance UX designer olarak çalışmaya başladığım günden bugüne tam 4 sene geçmiş. Bu süreçte freelance deneyimi beni hiç beklemediğim açılardan zorlarken, hiç beklemediğim açılardan da ufkumu açtı diyebilirim.
Aslında bazı öğrenimlerim kişisel gelişim kitabı tadında klişe olsa da, insan kendisi yaşayıp sindirmediği sürece, sağda solda okuyarak hayatına yediremediği cinsten şeyler. O yüzden lütfen okuyunca “öğrene öğrene bunu mu öğrendin” demeyin. Bazıları ise burada madde madde yazarken biraz yüzeysel geçeceğim ama ileride daha detaylı bahsetmek istediğim şeyler. İnşallah. Üşenmezsem…
Hadi başlayalım.
1. Kendi doğana en uygun yolu çiz
Bu işe başlarken sektörden aklına güvendiğim arkadaşlarıma danışmıştım. Neler yapabileceğimi konuşurken UI tasarımın bana göre olmadığını, bu nedenle UI yapmak istemediğimi söylemiştim. Ancak projelerde fazla seçici olmamam, “yapmam/yapamam” dememem tavsiye edildi. Başta bana da mantıklı geldi ve fırsatları geri çevirmemek adına hele şu işi bir tutturayım sonra bakarız dedim.
Aldığım ilk işlerden biri de UI/UX işi oldu. Ama ne kadar mutsuz çalıştığımı hayal bile edemezsiniz. Neden olduğuyla ilgili saatlerce konuşabilirim ama burada sadede geleceğim. O proje sonrasında “bir daha kiramı falan ödeyemez hale gelmediğim sürece UI yapmayacağım” dedim kendi kendime. Gerçekten de ondan sonra hiç UI işi almadım.
Ancak freelance işlerde UI çok daha fazla talep edilen bir uzmanlık. UI tasarımı portföyümden eleyerek alabileceğim projelerin belki de %90'ından feragat etmiş oldum. Kulağa pek mantıklı gelmediğinin farkındayım. Arada tasarımcı arkadaşlarım “UI design yapmayan UX bir sen kaldın herhalde” diyorlar. Türümün son örneklerinden biriyim galiba. Her ne kadar hayatta aldığım kritik kararlar gözümün önünden geçerken arada bu kararımı da sorgulasam da (“daha en başında bankadan neden ayrıldım” sorusundan sonraki en kritik soru) her seferinde “iyi ki yapmamışım, böyle daha iyiyim” diyorum.
2. Kendi değerini kendin belirle
Kurumsal hayatın farkında olmasak da insanın kafasını en rahatlatan yanlarından biri değerinizin başkaları tarafından biçiliyor olması. Siz günün sonunda beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı. Ama en başta size biçilmiş bir değer, bir çıpa noktası vardır. Siz sadece onun üzerinden pazarlıkla bir şeyler değiştirmeye çalışırsınız.
Freelance çalışırken ise her ne kadar sektör / piyasa normları olsa da günün sonunda fiyatı söyleyen kişi siz olursunuz. Müşterilerin elbette kendi bütçeleri vardır ancak siz o bütçeyi teklif vermeden önce bilemezsiniz. Hatta çoğu zaman piyasa normlarını bile kestirebilmek mümkün olmuyor, ve bu bilinmezlik içerisinde teklif vermeniz gerekiyor.
İlk birkaç projemde o kadar şuursuzca teklifler verdim ki, dev bir cehalet. Her teklif sonrası “acaba az mı istedim, çok mu bedavaya gittim” ile “acaba çok mu abarttım yaa off inşallah dolandırıcı gibi olmamışımdır” arasında gelgitlerle dolu (hatta bazen aynı teklifte ikisini de yaşadığım olmuştur) bir süreçten sonra bu höristik yaklaşımın beni kalpten götüreceğinden korkarak kendi fiyat belirleme Excel’imi hazırladım. Benimle çalışanlar bilir, ben Excel severim :) Sabit masraflardan değişken gelir vergisine hemen hemen tüm parametrelerle detaylı bir fiyat aralığı ve pazarlık kriteri belirleme Excel’i hazırladım ve aynı dosyayı dönem dönem güncelleyerek kullanmaya devam ediyorum. Tekliflerimin ve verdiğim fiyatın gerekçelerinin altını doldurdukça çok daha ayağı yere basan, vicdanı rahat teklifler hazırlamaya başladım diyebilirim.
Hepsini hallettiniz, süper teklifler hazırlıyorsunuz diyelim, bu sefer de “Acaba ben birim kazancımı nasıl artırabilirim?” diye kaşınmaya başlıyor insan… Ama onu henüz tam çözebilmiş değilim…
3. Her projede çalışmak zorunda değilsin
İlk başladığım zamanlarda o kadar çok şeyden korkuyordum ki, işsiz mi kalacağım, parasız mı kalacağım, kiramı ödeyebilecek miyim, bu işin altından kalkabilecek miyim, ya başaramaz da boynumu büküp geri dönmem gerekirse rezil olur muyum, aileme rezil olur muyum, arkadaşlarıma rezil olur muyum, en kötüsü de “ya yanlış bir karar verdiysem” korkusu ile önüme gelen her projeyi kabul ettim. Aynı anda 5–6 projeyi eş zamanlı götürdüğüm bile oldu. Vasat planlamalar, vasat zamanlamalar, vasat bütçeler, vasat insanlar… Haliyle tüm bu yorgunluk ve vasatlıklar bir olup zamanla enerji ve motivasyonumu tüketmeye başladı.
Ancak “Evet ya, ben bu işi gayet de güzel beceriyorum, iyi ki de yapmışım, batmadım da, iyi kötü iş de geliyor, kimseye muhtaç değilim!” demeye başlayıp kendime güvenim geldikten sonra kendi önceliklerime göre seçici olmaya başlayabildim. Açıkçası o gün bugün kafam ve vicdanım çok daha rahat.
4. Bilgini ve emeğini sömürmelerine izin verme
Asla ama asla bedavaya iş yapmayın. Elbette eğer geçiminizi bundan sağlamaya çalışıyorsanız ve bu bir hayır işi değilse. Emeğinizi ve zamanınızı sömüren insanlardan kaçın! Cidden. Topuklarınız totonuza vura vura kaçın.
“Şu işi bir yap, sonra devamı gelecek” diyenlere inanmayın. Genelde bu tarz işler kötü koşullarla gelir. Ya zamanlaması çok sıkışıktır, ya problemli bir müşteridir, ya fiyat çok düşüktür… Genelde de “Şimdi bunu böyle kabul et, bak devamında işler büyüyecek” şeklinde gelir. Bir nevi kaz gelecek yerden tavuk esirgememeni isterler. Ancak kimse size o kazın aslında kısır olduğunu, yumurtası falan olmadığını söylemez.
Kötü koşullara ikna olmayın. Sizinle uzun süre iş yapmak isteyen insanlar sizi sömürmez, sürdürülebilir ilişkiler kurmaya çalışırlar. Yaptığınız işe, emeğinize saygı duyar, sizi kötü koşullarda çalışmanız için kandırmaya çalışmaz, vaatlerle oyalamazlar. Benim en severek ve canı gönülden bağlı çalıştığım iş ortaklarım (müşterilerim) her zaman bana projenin koşullarını olabildiğince şeffaf sunup “içinin rahat edeceği bir teklif yap” diyenlerdir. Yaptığı işin zamanı, bütçesi içine sinmeden çalışan insandan hayır gelmeyeceğini, bu tarz projelerin uzun vadede ilişkinizi zedeleyeceğini bilirler.
5. Önce işini garantiye al
Ben hayatımda “ghosting” nedir en net müşterilerde gördüm. Diyelim ki teklif verdiniz ve kabul edildi. Neden böyle yapıyorlar bilmiyorum ama bazı müşteriler, sanki hemen işe başlıyorsunuz süper hadi diye sizi de gaza getiriyorlar. Sonra üzerinden zaman geçiyor… Ses seda yok. Bazen “haftaya hemen başlıyoruz” denen toplantıdan sonra aylar geçtiği halde size bir daha dönmeyen müşteriler olabiliyor. Siz o sürede gelen başka işleri reddetmiş olabilirsiniz, mevcut part time işinizden onlara güvenip ayrılmış olabilirsiniz… Ama onların umrunda olmuyor. “Ben yoğum” diyorlar, hatta onu bile demiyorlar.
Gerekli tüm onaylar alınmadan ve gerçekten emin olmadan bir projeye “oldu” gözüyle bakmayın. Tek sıkıntı ise bu onay, müşterinin kurumsallığına ya da onlarla olan samimiyetinize göre bazen bir whatsapp mesajı bile olabilirken, bazen de kapsamlı bir sözleşme olabiliyor. Ki o sözleşmenin hazırlanıp tüm taraflarca imzalanması o kadar uzun sürebiliyor ki projenin bitimini bile bulabiliyor. Böyle zamanlarda ise ne yazık ki tek dayanağınız karşıdaki insanlara olan güveniniz oluyor.
6. Riskini azalt & dağıt
Eski bir bankacı olarak yatırım adına öğrendiğim en kritik şey riski dağıtmak ve sepet yapmaktır. Eğer yatırım yaparken her şeyinizi tek bir yatırım aracına yaparsanız, orada işler iyi gitmediğinde kaybınız çok yüksek olur. Ancak farklı araçlara yatırımınızı dağıtırsanız, biri düşse bile diğeri yükselebilir ve zarar etseniz de kaybınız ilk alternatifteki kadar keskin olmayacaktır. Bir freelance çalışan olarak da riskimi azaltmanın en önemli yöntemlerinden biri tüm elmalarımı aynı sepete koymamak. Evet UI kapısını kapamış olabilirim ama sepetimde UX’in yanına araştırmayı, eğitmenlikleri, danışmanlıkları, workshopları, mentorlukları da ekleyince kendimi tek bir alana hapsetmemiş olmanın rahatlığını yaşıyorum.
Açıkçası freelance çalışırken benim kafamı en çok rahatlatan şey, haftada 1–2 günlük uzun vadeli bir sözleşmeli çalışma oluyor. Full-time olmayan, ancak düzenli gelir getiren bir iş “Aman tanrııııım evsiz barksız sokaklara düşeceğim!” diye bağıran iç sesinizin üzerine bir battaniye çekip, eline bir bardak sıcak çikolata tutuşturup sakinleştirmeye yarıyor. Bunun illaki bir part-time vb. iş olmasına gerek yok. Başka bir sabit gelir de olabilir, ama sabit gelir, az da olsa insana kafa rahatlığı veriyor. Ancak her zaman böyle bir fırsat karşınıza çıkmayabiliyor.
7. Kötü günlere hazırlıklı ol
İşler iyi giderken insan kendisini hep böyle devam edecek gibi hissedebiliyor, işleri mi büyütsem, yanıma birilerini mi alsam, nasıl daha fazla işi aynı anda alabilirim gibi hayaller kurmaya başlıyor. Ancak böyle dönemlerde fazla gaza gelmemek (eşiniz dostunuz da gaza getirmeye meyilli oluyor), kötü dönemlere hazırlıklı olmak gerekiyor.
Bazen de işler yolunda gitmiyor. Ki yurdumuz koşullarında bu olasılık katsayısı epey yüksek bir durum. Bu nedenle bir freelance çalışan olarak her zaman “önümüzdeki N ay/yıl iş olmadığı durumda dara düşmeden geçinebilecek kadar” birikim yapmak şart oluyor. Eğer öngörülü davranır ve böyle bir güvenceyi kendinize sağlayabilirseniz kriz dönemlerinde panik içerisinde verilecek sağlıksız kararlardan da kendinizi korumuş olursunuz.
Eğer önceden riskleri tahmin edip bütçenizi buna göre ayarlarsanız bu tip kriz dönemlerinde paniğe kapılmadan, bu dönemi kendinize ve işinize yatırım yapacağınız verimli bir sabbatical dönemine dönüştürebilirsiniz.
8. Dinlenmek de işin bir parçası
Özellikle ilk 2 yılımda deliler gibi çalışıyordum. Aynı anda 5–6 projeyi eş zamanlı götürüyor, günde birkaç saat uyuyor, hafta sonu, bayram tatili demeden durmaksızın çalışıyordum. “Şu maili de atayım öyle giderim” deyip saatlerce tuvalete bile gitmediğim zamanlar oldu. Zaten son çalıştığım iş yerinden anksiyete atakları, kalp sıkışmaları, titreyen eller ve garip göz seğirmeleri ile ayrıldıktan sonra üstüne bu yoğun çalışma temposunun beni iyiden iyiye tükettiğini hissettim.
Baktım genç yaşımda kalpten gideceğim, iş / yaşam dengemi düzene sokmak amacıyla bir arkadaşımdan koçluk desteği aldım. Bu süreçte iş yetiştirmeye çalışırken arada içtiğim bir kahveyi bile “bencillik” ya da “tembellik” gibi kodladığımı fark ettim. Normal bir bireyin yaşamsal ihtiyacı olan şeyleri bile lüks gibi algılamışım yıllarca. Güneş doğarken kalkmak, sabah insan gibi kahvaltı etmek, çalışırken ara vermek, birkaç ayda bir kendime dinlenmelik tatil araları vermek, dinlenmeye ihtiyaç duyduğumda işe “hayır” demek… Artık bunları bir lüks gibi değil bir hak ve hatta zaruriyet olarak görüyorum.
9. Yardım istemekten çekinme
Çok küçükken bir gün tarlada elimdeki bıçakla parmağımı, tırnağımı da yaracak şekilde kesmiştim. Hiçbir zaman ağlayıp sızlayan bir çocuk olmamışımdır. Kuzenimden öğrendiğim “çamur yaraya iyi geliyormuş” bilgisi ile (kesinlikle yanlış bilgi, tetanoz olma garantili) ikiye yarılmış parmağımı önce çamurla kaplayıp, sonra da yapraklarla sararak kendimce tedavi etmiştim. Babam gelip “ne var elinde” diye baktığında yarık parmağımla sessiz sessiz oturduğumu görünce şok olmuştu.
Yardım istemeyi bir nevi zayıflık olarak da görmekten galiba, her işimi tek başıma halletmeye çalışırdım. Ama bu toksik düşünce insanı hayatta öyle yoruyor ki! Her ne kadar hala bir şeylere kendi başıma çözüm bulmaya çalışsam da eğer aynı yerde dönüp durduğumu, ilerleyemediğimi ya da zaman kaybettiğimi hissediyorsam artık aklına fikrine samimiyetine güvendiğim insanlara danışmaktan çekinmiyorum. Bu beni zayıf mı gösterir diye düşünmüyorum bile. Çünkü bu güvendiğim insanların da bana samimiyetle içlerini açtıklarını, kendilerinden örneklerle onların da bana güvendiklerini görüyorum. O an bir çözüm bulamasak bile benzer zorluklarla karşı karşıya olmanın verdiği “yalnız değilim” hissi bile insana kendisini daha iyi hissettiriyor.
10. Keyif aldığın işlere odaklan
Sektörün bizden olmamızı beklediği belli başlı personalar var. Sürekli teknoloji ve start-up haberi takip eden, yeni çıkan tüm araçları ve özelliklerini kullanan, araştırma, UX, UI, yazarlık, kodlama, test, proje planlama, ürün yönetimi, analitik, strateji, pazarlama… Allah ne verdiyse hepsine hakim, T shape mi isviçre çakısı mı belli olmayan, ONE EMPLOYEE TO RULE THEM ALL bir çalışan olmamızı isteyen şirketlerle dolu ortalık. Haklılar da. Ama biz o kişi olmak zorunda değiliz.
Evet, daha çok talep görmek için sektörde en çok aranan yetkinliklere odaklanabiliriz. Ancak bu tutum, uzun vadede bizi olmadığımız biri olmaya, herkes gibi olmaya, ama en kötüsü sevmediğimiz işlerle ömrümüzü harcamaya itecektir. Gerçekten iyi yapacağımız, bizi ayrıştıracak ve zevk aldığımız konulara odaklanmak, uzun vadede yaptığımız yatırımı çok daha fazla geri ödeyecektir. Elbette hazır bir kalıba uymaktan daha zor, ama emin olun çok daha keyifli.
4 senede öğrendiklerim elbette bunlarla sınırlı değil ancak bunlar iş ve özel hayatıma en çok dokunan, temel prensiplerimi belirlememde en etkili öğrenimler oldu diyebilirim.
Yıllarca kurumsal hayatta başarılı olmaya çalışırken bazı “olmazsa olmaz” gerekliliklerle karşılaştım. Ve bu gereklilikleri yerine getirmeye çalıştıkça benliğimin doğasından uzaklaştığımı ve bu nedenle de mutsuzlaştığımı fark ettim. Tam tersi, freelance hayatta tutunmaya çalıştıkça geliştirmem gereken yetkinliklerimin beni “ideal benime” daha çok yaklaştırdığını, daha çok “ben” olduğumu fark ettim. Bu da beni sadece işte değil, kendimi gerçekleştirme yolunda da ilerlediğim için daha çok tatmin etti.
Bana da bu yolu tercih ederken söylendiği gibi “Size gül bahçesi vadetmiyorum” ancak eğer doğanız ve yetkinlikleriniz freelance çalışmaya uygunsa hem kariyer hem de birey olarak gelişmenize çok büyük katkıları olacağını söyleyebilirim.



